ORTADOĞU’DA GÜÇ KULLANIMI VE YOK ETME ANLAYIŞI KARŞISINDA ULUSLARARASI HUKUKUN ROLÜ
Matematiksel bir kesinlik olarak dikdörtgen, belirli algoritmalar çerçevesinde tanımlanmış olup, bu şekle ilişkin normatif bir gerçeklik mevcuttur. Bu durum, kişisel algılarla değiştirilemez. Aynı şekilde, uluslararası hukuk da belirli normatif algoritmalara dayanarak hukuki gerçekliği tanımlamakta ve olaylara uygulanabilirliği açısından kesinlik arz etmektedir.

Bir nesneyi avuç içinde tutmak, onun geometrik formunu değiştirmediği gibi, hukuki gerçeklerin de yok sayılmaları, onların geçerliliğini ortadan kaldırmamaktadır. Bu bağlamda, uluslararası hukuk yalnızca şiddeti önlemeyi amaçlayan bir sistem değil, aynı zamanda hukuki hakikatlerin belirlenmesine yönelik bir çerçeve sunmaktadır.
Belirtilen normları referansla açıklamak gerekirse, burada normatif kesinliğin bir matematiksel kesinlik düzeyinde ele alınması mümkündür. Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’nun Filistin-Gazze Raporu’nda[1] -ki bu rapor kamuya açık bir kaynaktır- uluslararası hukuk kurallarına ve Birleşmiş Milletler Genel Kurul kararlarına yapılan göndermeler, bu normların zaman içerisinde uluslararası hukuk normu ve akabinde uluslararası hukukun emredici kuralları hâline gelme sürecini gözler önüne sermektedir. Bu bağlamda, İsrail’in sömürgeci ve işgalci bir güç olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Filistin halkı, bilhassa Gazze halkı, dünyada hâlâ sömürgeciliğe maruz kalan topluluklardan biri olup aynı zamanda ırkçı bir yönetime tâbi tutulmaktadır.
Uluslararası hukuk, kendi kaderini tayin hakkını doğuran üç temel faktör öngörmektedir: (1) sömürge idaresi altında bulunmak, (2) yabancı işgal altında bulunmak ve (3) ırkçı bir yönetim biçimi altında olmak. Bu noktada, ayrılıkçı ya da bölücü terör örgütleri ile self-determinasyon hakkı çerçevesinde mücadele eden grupları ayırt etmek gerekmektedir. Bir devlet, kendi topraklarında sömürgeci veya işgalci olamaz. Ancak İsrail, Filistin topraklarında bir işgalci güç olarak tanımlanmaktadır. Nitekim, Birleşmiş Milletler Adalet Divanı’nın en az iki danışma görüşü bu gerçeği teyit etmektedir. Bunlardan biri 2023 yılında verilmiş olup, daha önce Duvar Danışma Görüşü’nde de Divan, İsrail’in Filistin topraklarındaki varlığını işgal olarak nitelendirmiştir. Divan kararları uluslararası hukukun yardımcı kaynakları arasında yer alsa da bu kararların dayandığı hukuki ilkeler takip edildiğinde ortaya çıkan sonuç, normatif bir kesinlik taşımaktadır.
Bu bağlamda, Gazze topraklarında sömürgeci ve işgalci bir yabancı devletin varlığı söz konusudur. Bu durumda, bölgedeki halkın devlet dışı aktörleri uluslararası hukuk literatüründe farklı kategorilere ayrılmaktadır. Eğer bir devlet dışı aktör gayrimeşru şiddet kullanıyorsa terör örgütü olarak nitelendirilebilir; ancak eğer bu aktör, meşru self-determinasyon hakkı doğrultusunda hareket ediyorsa, bu durumda devlet dışı silahlı aktör niteliğini kazanır ve bağımsızlık hareketi güden bir yapı olarak değerlendirilir. 7 Ekim Olaylarına kadar gelen süreç bu çerçevede ele alınmalıdır.
Hamas, 7 Ekim Olayları bağlamında şu noktada eleştirilebilir: Devlet dışı silahlı aktörlerin de uluslararası insancıl hukuka riayet etmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, sivillerle ayrım gözetme ilkesi ile esir almama yükümlülüğüne uygun hareket etmeleri beklenir. Bu ilke, uluslararası insancıl hukuk çerçevesinde tüm silahlı aktörler için bağlayıcı niteliktedir. Ancak İsrail’in verdiği karşılık, yalnızca 7 Ekim sonrasındaki süreçte değil, son elli yıl boyunca sistematik olarak gerçekleştirdiği ihlaller çerçevesinde değerlendirilmelidir. Bu bağlamda, İsrail’in gerçekleştirdiği eylemler hukuki terazide orantısız bir nitelik arz etmekte olup, uluslararası hukuk normları açısından daha ağır ihlaller teşkil etmektedir. Nitekim, Uluslararası Adalet Divanı’nda Güney Afrika tarafından açılan dava kapsamında sunulan dava dosyasında ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne iletilen belgelerde de İsrail’in insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları işlediği yönünde iddialar yer almaktadır. Söz konusu dosyalarda, başta İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yoav Galant olmak üzere üst düzey İsrailli yetkililer bu suçlarla itham edilmektedir. Hukuki değerlendirmeler, İsrail’in eylemlerinin soykırım düzeyine ulaştığını ortaya koymaktadır.
Bu noktada, İsrail ile Filistin arasındaki ihtilafa ilişkin barışçıl çözüm yollarının uygulanabilirliği meselesine geri dönmek gerekmektedir. Birleşmiş Milletler Şartı’nın 33. maddesi çerçevesinde öngörülen uyuşmazlık çözüm mekanizmalarının bu bağlamda işletilip işletilemeyeceği sorusu önem arz etmektedir. İsrail’in uluslararası hukuku ihlal eden politikalarını kesintisiz şekilde sürdürebilmesinin arkasında belirli faktörler bulunmaktadır. Bu faktörlerin başında, İsrail’in ABD’den aldığı kesintisiz ve koşulsuz destek yer almaktadır. ABD’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde İsrail lehine sürekli olarak veto hakkını kullanması, uluslararası hukukun bu bağlamda işlevsiz hâle gelmesine yol açmaktadır. Bu durum, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 41. ve 42. maddelerinde düzenlenen zorlayıcı tedbirlerin İsrail aleyhine uygulanmasını fiilen imkânsız kılmaktadır.
İsrail’in Filistin’e Yönelik Haksız Fiillerinde ve Ateşkes Anlaşmasında ABD Faktörü
İsrail’in nihai hedefi, Batı Şeria, Gazze ve Kudüs üzerindeki hâkimiyetini kalıcı hâle getirmek ve bu bölgeleri Filistinlilerden arındırarak kontrolünü sağlamaktır. Bu bağlamda, İsrail’in yürüttüğü politika, Vadedilmiş Topraklar Doktrininden ziyade, bu üç bölgenin fiili ve hukuki olarak tamamen İsrail egemenliği altına alınmasını hedeflemektedir. İsrail’in savunduğu yaklaşım, Filistin halkının bu topraklardan tamamen ayrılması yönünde bir politika çerçevesinde şekillenmektedir.
Bu çerçevede, Trump faktörünün de değerlendirilmesi gerekmektedir. Donald Trump, Amerikan siyasi tarihinde en demagog figürlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Kendisi, McCarthy döneminde yetişmiş ve bir avukat tarafından doğrudan demagoji konusunda özel ders alarak siyasi söylemini inşa etmiştir. Bunun yanı sıra, Roma İmparatorluğu tarihine dair bilgi sahibi olduğu da söylenebilir. Trump, Roma lejyonlarının, Roma hazinesine herhangi bir katkı sağlamadan yalnızca ekonomik bir yük oluşturduğunu ve bu durumun Roma’nın çöküşüne zemin hazırladığını kavramış görünmektedir. Aynı şekilde, Amerika Birleşik Devletleri’nin de benzer bir akıbetle karşı karşıya kalabileceğini değerlendirmektedir. Bu doğrultuda, Trump’ın temel politikası, Batı Roma İmparatorluğu’nun yaşadığı çöküşün ABD için de kaçınılmaz hâle gelmesini engellemek üzerine inşa edilmiştir.
Dolayısıyla ateşkes anlaşması, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin ve dünya devletlerinin tümüne rağmen, nihayetinde tek bir kişinin, bir Amerikan başkanının müdahalesiyle gerçekleşmiştir. Çünkü uluslararası hukukun İsrail’e karşı işlevsiz hâle gelmesini sağlayan esas unsur, ABD'nin tutumu ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni kullanış şeklidir. İlk kez, İsrail hükümetine karşı bir Amerikan başkanı -Trump- Netanyahu’ya açık bir şekilde rest çekmiştir.
Ancak burada Trump’tan daha büyük olan, Gazze halkının iradesidir. Geçen 400 günü aşkın sürede, Gazze halkının iradesi kırılmamıştır. İsrail, bu süreçte Filistin halkını Hamas’tan uzaklaştırmak amacıyla ağır saldırılar gerçekleştirmiş ve soykırıma varan eylemler tatbik etmiştir. Buna rağmen, Gazze halkı Hamas’tan uzaklaşmamış, iradesi kırılmamış ve fedakârlık göstererek kendi varlığından ve topraklarından vazgeçmemiştir.
Bu bağlamda, meselenin geldiği nokta dikkate alındığında, ateşkes anlaşması ile İsrail’in açık başarısızlığı tescillenmiş durumdadır. Oysa İsrail'in temel iddiası, Gazze’nin Hamas tarafından yönetilmeyeceği yönündeydi. Ancak gelinen noktada, ateşkes anlaşmasının taraflarından biri olarak Hamas'ı muhatap almak zorunda kalmışlardır. Bu durum, İsrail’in politikalarının başarısız olduğunu ortaya koymaktadır.
Savaşın temel amacı, düşmanın iradesini şiddet yoluyla kırmaktır. Eğer düşmanın iradesi kırılmıyorsa, savaşın hedefi saldıran taraf açısından gerçekleşmemiş demektir. Bu durum, İsrail için bir mağlubiyet anlamına gelmektedir. İsrail, belki de 1948’den bu yana en ağır mağlubiyetini yaşamaktadır ve ilk kez bu denli açık bir şekilde başarısızlıkla karşı karşıya kalmıştır.
Günümüzde, dünya kamuoyu artık bu durumu açık bir şekilde görmektedir: İşgal vardır, soykırım vardır, ırkçılık vardır ve Siyonizm olgusu bu çerçevede değerlendirilmektedir. Dünya, bu gerçekleri daha önce hiç olmadığı kadar somut ve ağır bir şekilde idrak etmektedir. İçinde bulunduğumuz dönem, tarihsel bir kırılma anıdır.
Mevcut tartışmalarda, 1948 öncesine yönelik herhangi bir vurgu yapılmamaktadır. Aksine, 1967 sınırları esas alınarak bir çözüm önerilmektedir. Barışın sağlanabilmesi için, başkenti Doğu Kudüs olan egemen bir Filistin devletiyle birlikte varlık gösterecek bir İsrail devleti öngörülmektedir. Alternatif senaryolar denendi ve sonuç olarak başarısız olundu. İsrail’in bundan daha fazla şiddet uygulayabilmesi veya daha fazla insan öldürebilmesi artık mümkün değildir. Uluslararası kamuoyu, İsrail’in yaklaşık bir buçuk yıl boyunca gerçekleştirdiği bu eylemleri görmezden gelmiş ve fiili bir müsaade ortamı yaratmıştır. Ancak bu sürecin sonunda, söz konusu eylemler artık kabul edilebilir olmaktan çıkmıştır.
Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı’nda Devam Eden Yargılamalar
Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı nezdinde devam eden davalar bakımından konuyu teknik boyutlarıyla ele almak gerekirse, Uluslararası Adalet Divanı'nda (UAD) uluslararası haksız fiiller nedeniyle devlet sorumluluğuna dayalı olarak İsrail aleyhine açılmış bir dava bulunmaktadır.
Esasen, Divan önüne gelen davalarda uyuşmazlık taraflarının yargı yetkisini kabul etmiş olması gerekmektedir. Ancak, bazı uluslararası sözleşmeler—örneğin, 1948 Soykırım Sözleşmesi—taraf devletlere Divan'ın zorunlu yargı yetkisini kabul etme yükümlülüğü getirmektedir. Bu çerçevede, Güney Afrika gibi üçüncü bir devlet, İsrail aleyhine Uluslararası Adalet Divanı'nda dava açabilmiştir. Güney Afrika’nın bu davayı açabilmesi, soykırım gibi ağır ihlallerde yalnızca doğrudan zarar gören tarafların değil, tüm devletlerin hukuki sorumluluk iddiasında bulunabilmesi ilkesine dayanmaktadır. Bu durum, uluslararası hukukun temel disiplin ilkelerinden kaynaklanmaktadır.
Devam eden bu dava sürecinde, İsrail’in mahkûm edilmesi kuvvetle muhtemeldir. Dava sürecinde, Güney Afrika’nın taleplerine olumsuz oy kullanan yargıç, kısa süre önce Divan Başkanı olarak seçilmiştir. Başkanın dava sürecinin zamanlaması konusunda belirli yetkileri olmakla birlikte, nihai karar üzerinde doğrudan etkisi bulunmamaktadır. Dolayısıyla, bu durum sürecin bir miktar uzamasına yol açabilecektir. Ancak neticede, İsrail’in hukuki sorumluluğunun tespit edilmesi beklenmektedir.
Esasında, Uluslararası Adalet Divanı ihtiyati tedbir kararları kapsamında ateşkesin zaruretini oldukça erken bir aşamada belirtmiştir. Ancak İsrail, bu karara uymayacağını açıkça ifade etmiştir. Nitekim, Divan’ın ihtiyati tedbir kararlarına itiraz edilmesi mümkün olmasa da bu kararların uygulanabilmesi için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) zorlayıcı mekanizmalar devreye sokması gerekmektedir. Birleşmiş Milletler Şartı’nın 42. maddesi uyarınca, bir devlet aleyhine askeri tedbirler dahi uygulanabilir; bu, uluslararası sistemde son derece ağır bir yaptırım niteliği taşımaktadır. Ancak, BMGK’da bir üye devletin veto hakkını kullanması durumunda, bu mekanizma etkisiz hâle gelmektedir.
Gerçekten de İsrail aleyhine alınabilecek herhangi bir yaptırım kararına karşı Amerikan vetoları sürekli olarak devreye girmiştir. ABD dışında İngiltere, o da olmazsa Fransa gibi diğer Batılı devletler de benzer tutumlar sergilemiştir. Buna karşın, Çin veya Rusya’nın İsrail lehine veto kullanmayacağının kesin olduğu da söylenemez. Bu nedenle, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yapısı gereği, Divan yargılaması bu süreçten etkilenmemiştir ve etkilenmesi de mümkün değildir.
Ortadoğu’da Hüküm Süren Güç ve Yok Etme Anlayışı Sona Erdirilebilir Mi?
Tarihsel bağlamda, güç kullanımı ve yok etme anlayışı üzerine düşünmek gerekirse, 1618-1648 yılları arasında Avrupa’da yaşanan Otuz Yıl Savaşları bu hususu açıklayıcı bir örnek teşkil etmektedir. Almanya’da yaşanan bu savaşlar, düşmanı tamamen ortadan kaldırmaya yönelik bir mücadele şeklinde cereyan etmiştir. Bir tarafta Katolik bir Habsburg İmparatoru, diğer tarafta ise feodal iktidarlarını koruma gayesiyle siyaseten Protestanlığa yönelmiş derebeyleri bulunmaktaydı. Fransa, kendi topraklarından Protestanları sürmesine rağmen, Almanya’daki Protestanları desteklemiş; İsveç, kuzeyde liman elde etmek amacıyla Protestanların yanında yer almış; İspanya ise Katolik müttefikleriyle Almanya'da Katolikliği hâkim kılmaya çalışmıştır. Bu süreçte, Almanya’nın bazı bölgelerinde nüfusun yüzde 80’i katledilmiştir.
Ancak, 1648 Vestfalya Antlaşmaları ile savaşan taraflar, birbirlerini tamamen yok edemeyeceklerini idrak etmişlerdir. Bu durum, Avrupa’da “tolerans” kavramının gelişmesine zemin hazırlamıştır. Tolerans, Türkçede "tahammül" kavramına karşılık gelmektedir; yani, taraflar birbirlerinin varlığına katlanmak zorunda olduklarını kabul etmişlerdir. Bu anlayış, dini mezhepler arasında hukuki farklılıkların değil, seküler ve laik bir hukukun gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Almanya, bu süreçte adeta bir laboratuvar niteliği kazanmış ve modern uluslararası hukuk ilkelerinin inşasına önemli katkılar sağlamıştır.
Tolerans ve tahammül anlayışı, belirli coğrafyalara sirayet edememektedir; zira bu bölgelerde kör şiddet hâkimdir. Halkların iradelerinin tecelli etmesinin önüne çeşitli engeller konulmakta, darbeler gerçekleştirilmektedir. Örneğin, Suriye ve Mısır’da da halk iradesinin önüne set çekilmiştir.
Bu noktada, bölgedeki diğer güçlerin politikaları da dikkate alınmalıdır. İran, katliam sicili bakımından -diplomatik bir üslupla ifade edilse dahi- İsrail kadar tehlikeli bir hükümet olarak değerlendirilebilir. Suriye’de Esed rejimi eliyle gerçekleştirdiği eylemler ortadadır. Ancak, tüm bu müdahalelere ve katliamlara rağmen, bölgedeki aktörler somut bir kazanım elde edebilmiş midir? İsrail, Filistin topraklarında gerçekleştirdiği yoğun saldırılara rağmen ne elde edebilmiştir? Benzer şekilde, İran’ın Suriye’de yürüttüğü operasyonların nihai sonucu ne olmuştur?
Dolayısıyla, ölçüsüz ve rasyonel temelden yoksun hegemonik ve emperyal politikaların terk edilmesi gerekmektedir. Halkların sağduyusu, yani çoğunluğun aklıyla makul bulduğu olgular, ortak bir zeminde birleşmeyi mümkün kılmaktadır. Otuz Yıl Savaşları’ndan çıkarılması gereken ders, kimsenin şiddet yoluyla nihai bir zafer elde edemeyeceğidir.
Suriye bağlamına dönerek konuyu sonlandırmak gerekirse; Suriye’nin kuzeyinde PKK’ya alan açılması, doğrudan Esed rejiminin İran bağlantısıyla birlikte devrimcilere karşı bölgeyi terk etmesiyle mümkün olmuştur. Daha sonra Amerika Birleşik Devletleri, İsrail-Amerikan projesi olarak nitelendirilebilecek DEAŞ’a karşı PKK ile ittifak kurarak Kuzey Suriye’de bir bölgesel egemenlik tesis etmeye çalışmıştır. Bu durum, Avrupa diplomasisindeki Otuz Yıl Savaşları’nda yaşanan kaotik süreçlere benzer bir tabloyu ortaya çıkarmaktadır; bölgedeki aktörlerin ittifak ve çıkar ilişkileri sık sık değişmektedir. Ancak nihayetinde bu tür meseleler çözümlenebilir. Akıl, hâkim unsur olmalı ve şiddet sona ermelidir. Hukuk ve şiddet bir arada var olamaz. Şiddet bertaraf edilebilirse, hukukun üstünlüğü sağlanabilir. Elbette, bu nasıl mümkün olacaktır? Bu soru, dünya sahnesinde kapsamlı bir değerlendirme gerektiren ayrı bir tartışma konusudur. Bu hususlar da ayrıca ele alınmalıdır.
[1] Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu, Filistin’de İnsan Hakları İhlalleri ve Gazze Soykırımı Raporu, https://www.tihek.gov.tr/Gazze-Soykirim-Raporu.html, ss . 71-145.