ORTADOĞU NEREYE ?

Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanı Pete Hegseth ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Avrupa Birliği’ne, şimdiye dek Amerikan hükümetlerinde işitilmeyen sertlikte bir uyarıda bulunduktan sonra, tarihin gördüğü en büyük ittifak olarak nitelendirilen NATO’dan çekilme sürecine yönelik bir dizi karar almışlardır.

Ortadoğu Nereye ?

Prof. Dr. Hasan Köni

Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanı Pete Hegseth ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Avrupa Birliği’ne, şimdiye dek Amerikan hükümetlerinde işitilmeyen sertlikte bir uyarıda bulunduktan sonra, tarihin gördüğü en büyük ittifak olarak nitelendirilen NATO’dan çekilme sürecine yönelik bir dizi karar almışlardır. Böylece, NATO, Çin ve Rusya'nın uzun süredir beklediği çok kutupluluk çağı resmen başlamıştır.

Donald Trump’ın dünya görüşüne göre, yeni bir jeopolitik ve jeoekonomik dönem başlamış; Ortadoğu’daki sistematik yapının da değişeceği öngörülmektedir. Ancak bu değişimin, Biden döneminde Suriye’de başlatılan ve bazı Arap devletleri ile Türkiye’nin de önemli roller üstlendiği gelişmeler doğrultusunda mı devam edeceği, yoksa Trump döneminin Ortadoğu için öngördüğü farklı çözümlerle mi şekilleneceği henüz belirsizdir.

Trump’a, Gazze konusunda nasıl bir yol izleyeceği sorulduğunda, bölgenin denize kıyısı olan ve ılıman iklime sahip bir toprak parçası olduğunu belirterek, Gazze’nin yeniden kalkındırılması ve yeni yapılanmalarla geliştirilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Ancak, Filistinlilerin artık bu bölgede yaşamalarının mümkün olmadığını; Filistin halkının Ürdün ve Mısır’a yerleştirilmesi gerektiğini dile getirmiştir. Bu bağlamda, Mısır ve Ürdün devlet başkanlarını Washington’a davet etmiştir.

Ürdün Devlet Başkanı, ülkelerinde zaten iki milyondan fazla Filistinli bulunduğunu ifade ederek bu öneriye direnç göstermiş; ancak Trump, “Biraz daha alırsınız.” şeklinde karşılık vermiştir. Mısır Devlet Başkanı ise Washington’a gitmeyi reddetmiştir. Bunun üzerine Trump, daha önce Amerika Birleşik Devletleri tarafından Mısır’a yapılan elli milyar dolarlık yardımı hatırlatmıştır.

Uluslararası hukuka göre "etnik temizlik" olarak değerlendirilebilecek bu açıklamaların ardından, Filipinler’de bulunan ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Trump’ın ifadelerini düzeltmiş ve Gazze’deki ciddi hasarın giderilmesine yönelik yapılanmalar tamamlanıncaya kadar Filistin halkının geçici olarak başka bir yerde ikamet etmesi gerektiğini belirtmiştir.[1] Trump’ın danışmanı Mike Waltz ise, Trump’ın “Bütün bölge ülkeleri yeni bir çözüm önerisiyle gelsin diye böyle konuştuğunu” belirtmiştir. Oysa 1996 yılında, Filistin’e toprak vererek barış yapmak isteyen Başbakan İzak Rabin, aşırı sağcı bir Yahudi tarafından suikasta uğrayarak öldürülmüştür. Rabin’in ölümünün ardından göreve gelen Benjamin Netanyahu ise, barışın ancak güç kullanılarak sağlanabileceğini ifade etmiştir. İsrail, 1996’dan sonra yoğun bir şekilde topraklarını genişletmeye devam etmiş; 1967 sınırlarına dönmeyi ise hiçbir zaman gündemine almamıştır.[2] Sonradan yayımlanan belgelerde, bu stratejinin “Clean Break” (Temiz Kopuş) olarak adlandırıldığı öğrenilmiştir.

Günümüze kadar devam eden gelişmeler ve atılan adımlar dikkate alındığında, Amerika’daki Yahudi lobisinin ve dolayısıyla Amerikan istihbaratının süreçlerden mutlaka haberdar olduğu tahmin edilmektedir.

Hamas’ın Gazze üzerinden umutsuzca İsrailli sivillere yönelik saldırıları ve rehin alma girişimleri, uluslararası hukukta “terör” ve “terörist” tanımlarına uygun düşmektedir. İsrail ise, bu durumu gerekçe göstererek Gazze’ye kapsamlı ve derinlemesine bir askerî müdahalede bulunmuş; Hamas liderlerini etkisiz hâle getirmiştir. İsrail, bu stratejisini daha da genişleterek, İran’ın İsrail’e karşı vekil güç olarak kullandığı Lübnan ve Suriye’deki yapılarını da hedef almış; ayrıca İran ve Irak’taki Şii liderlere yönelik saldırılar düzenlemiştir.

Hamas’ın beklediği üzere, uluslararası kamuoyu İsrail’in eylemlerine tepki göstermiştir. Ancak başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Batılı devletler, kendi kamuoylarında oluşan tepkilere ve uluslararası mahkeme kararlarına rağmen İsrail’e destek vermeye devam etmiştir. Biden yönetiminin sağladığı ağır silahlar ve zaman zaman gerçekleştirilen ortak operasyonlar neticesinde, Hamas ciddi ölçüde zayıflamıştır. İran ise, şu an için yalnızca Yemen’deki vekil güçleriyle faaliyet göstermekte; İsrail’i çevreleyen diğer stratejik unsurlarını kaybetmiş durumdadır. Sonuç olarak İsrail, Gazze dahil olmak üzere kendi sınırlarının çevresini tehdit unsurlarından arındırmıştır.

İsrail, aşağıda ele alacağımız ve son dönemde gelişen Suriye operasyonlarıyla birlikte, toprak genişletme politikasını sürdürmektedir. Suriye içerisinde, Golan Tepeleri ve çevresindeki su havzasını da içine alacak şekilde, Suriye’nin güneyini işgal etmiş ve bu bölgede kalıcı olacağını belirtmiştir. Ancak, daha önce Suriye ordusundan kalan cephanelikleri ve deniz kuvvetlerine ait araçları bombalayarak imha etmiş; böylece Esad rejiminin devrilmesiyle iş başına gelen HTŞ (Hey'etu Tahrîri'ş-Şâm) güçlerinin elinde yalnızca sınırlı mühimmat ve hafif silahlar kalmasını sağlamıştır.

İsrail’in ikinci hamlesi ise, Golan Tepeleri’nin eteklerinde yaşayan Dürzîleri yanına almak olmuştur. Dürzîlerle yapılan ittifak sayesinde İsrail, Güney Suriye’de işgal ettiği alanı daha da genişletmiştir. 26 Şubat 2025 tarihinde ise, Şam’ın güneyine yönelik hava saldırıları düzenleyerek, bu bölgede herhangi bir silahlı gücün bulunmasına izin vermeyeceğini ve Hermon Dağı çevresinde kalıcı bir askeri varlık tesis edeceğini ilan etmiştir.

İsrail, HTŞ hareketinin Batılı ülkelerin belirlediği standartlara ulaşıp ulaşamayacağından emin olamadığı için, Suriye’nin güneyinde Dürzî gruplarla birlikte bir tampon bölge oluşturmuştur. Kuzeyde ise, HTŞ güçleri ve yeni devlet yapılanması ile birleşerek, yeni bir Suriye toprak bütünlüğünün oluşmasına karşı bir tutum sergilemiş; ayrıca YPG-PKK ya da yeni adıyla SDG güçlerinin varlığını korumaları yönünde çaba göstermeye devam etmiştir.

Bazı analizcilere göre, İsrail’in bu girişimlerinin ardında, Dürzî bölgesinin ötesine geçerek, “David Koridoru” olarak adlandırılan ulaşım yoluyla Dürzî ve Kürt bölgelerini birleştirme hedefi yatmaktadır.[3] İsrail’in bu stratejisinin temel nedeni ise, Türkiye ve Batı’nın denetiminde olmasına rağmen Geçici Suriye Hükümeti’nin demokratik bir yapılanmayla Suriye toplumunun tüm etnik ve mezhepsel unsurlarını bir araya getirip getiremeyeceğinden duyduğu şüphe ve ileride kendisine karşı gelişebilecek cihatçı bir reaksiyon ihtimalini hesaba katmasıdır.

Öte yandan, İsrail’in son dönemde Batı Şeria’daki Filistin mülteci kamplarına da askerî birlikler göndermeye başlaması, güvenlik alanını tüm yönlerde genişletmeye çalıştığını göstermektedir.

Suriye Gelişmeleri

Türkiye tarafından da terör örgütü olarak ilan edilen ve DAEŞ’in bir kolu olan HTŞ, Suriye’de Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri ve tahminen İsrail’in desteğiyle harekete geçmiş; Beşar Esad hükümetini yirmi dört saat içerisinde devirerek Şam’ı ele geçirmiştir. Rusya ve İran güçleri, Suriye ordusunun hareketsizliği karşısında çaresiz kalarak geri çekilmiş; Esad ise kaçarak Rusya Federasyonu’na sığınmıştır.

Bu gelişmelerin başlamasından kısa bir süre önce, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli yaptığı bir açıklama ile "açılım sürecinin" başlatıldığını duyurmuş; iktidardaki hükümetin izniyle, İmralı’da cezasını çekmekte olan terörist Abdullah Öcalan’la süreç kapsamında görüşmelere başlanmıştır.

Yakın bir zaman sonra, 27 Kasım 2024 Çarşamba günü, Ahmed el-Şara liderliğindeki Suriye muhalif güçleri büyük bir saldırı başlatmış ve yirmi dört saat içerisinde iki yüz kırk kişilik bir birlikle Şam’ı ele geçirmiştir. Bu sırada Türkiye’nin desteklediği Özgür Suriye Ordusu, Halep istikametinde ilerlemiş; ardından Suriye’nin kuzeydoğusuna yönelerek Fırat’ın batısındaki Kürt bölgesini kontrol altına almış ve Tişrin Barajı çevresinde YPG-PKK güçleriyle çatışmalara girmiştir.

8 Aralık 2024 tarihinden itibaren, Suriye’de rejim değişikliğinin gerçekleşmesinin hemen ardından Türkiye, Suriye Geçici Hükümeti ile yoğun diplomatik ilişkilere girişmiştir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Suriye ziyareti sonrasında, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın da Suriye’ye gitmiş ve Emevi Camii’nde namaz kılmıştır. Türkiye böylece, yeni bir ulus oluşturma sürecinde ağır bir sorumluluğu üstlenmiş; ülkenin istikrara kavuşması ve toprak bütünlüğünün sağlanması adına yoğun çaba göstermeye başlamıştır.

Türkiye’nin Suriye Politikası ve Son Gelişmeler

Türkiye, Suriye’de yaşanan gelişmelerden önce, Amerika Birleşik Devletleri’nin desteklediği YPG-PKK güçlerine SİHA ve İHA’larla yoğun baskı kurarak bu grupları önemli ölçüde zayıflatmıştır. PKK’nın askeri ve siyasi olarak zayıfladığı bu dönemde, Türkiye açısından pazarlık masasına oturmanın zamanı geldiği değerlendirilmiştir. Ancak bu yaklaşımın şekillenmesinde, ABD ve Katar’la birlikte yürütülen operasyonlar sonucunda Beşar Esad rejiminin devrilmesi olasılığının belirginlik kazanması ve muhtemelen bu gelişmelerin ardından Amerika’nın Suriye’nin kuzeyinden çekileceği yönündeki hesaplar da etkili olmuştur.

Kürt aracıları ya da DEM Partisi ile kurulan diyaloglar aracılığıyla, kendilerine çeşitli çözüm önerileri sunulmuş; böylece Türkiye’nin uzun yıllardır mücadele ettiği ayrılıkçı terör sorununun kalıcı biçimde çözülebileceği düşünülmüştür. Sonuç olarak, PKK meselesine ilişkin yapılan değerlendirmeler sonucunda, DEM Partisi’nden seçilen siyasetçilerle terör sorununu çözme yolunda yeni bir sürece girilmiştir.

Bu dönemde, Suriye’deki gelişmeler sırasında Irak Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) lideri Mesud Barzani ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) komutanı Mazlum Abdi arasında da görüşmeler gerçekleştirilmiştir. 16 Ocak 2025 tarihinde yapılan bu görüşmede, Barzani’nin tavsiyesiyle Suriye içindeki farklı Kürt fraksiyonlarının bir araya gelmesi yönünde adımlar atılmıştır. Bu toplantının amacı, Şam yönetimine Kürtlerin birlik içinde olduğunu göstermek ve olası bir yumuşak geçiş sürecine zemin hazırlamaktır.

Kuzeydoğu Suriye’nin SDG kontrolünde bırakılması ve PKK’nın bölgeden çekilmesi önerilmiştir. Ancak bu durum, Ankara açısından kabul edilebilir bir senaryo olarak görülmemiştir. Türkiye’nin temel beklentisi, PKK’nın tamamen Suriye’yi terk etmesi, geri kalan SDG unsurlarının ise Ahmed el-Şara liderliğindeki geçici hükümetin güçlerine katılması ve ülkenin kuzeydoğusunun merkezi yönetimin denetimine geçmesidir. PYD’nin tasfiyesi, Şara yönetiminden talep edilmiş ve bu hususta mutabakata varıldığı ifade edilmiştir.

Yeni kurulan Suriye Geçici Hükümeti, Kuzeydoğu Suriye’de konuşlu SDG ile görüşmeler gerçekleştirmiş ve taraflar arasında günlük 15.000 varil petrol alımına yönelik bir anlaşma yapılmıştır. Bu gelişmelerin ardından SDG, PKK ile arasına mesafe koyduğunu ilan ederek kalan güçlerinin Suriye Geçici Hükümeti’ne katılacağını duyurmuştur.

25 Şubat 2025 tarihinde düzenlenen Suriye Ulusal Diyalog Konferansı’na PKK-YPG temsilcileri katılmamış; toplantı sonucunda ise geçici anayasanın ilanı gerçekleştirilmiştir. Anayasa ilanının ardından, İsrail’in işgal ettiği Suriye topraklarından çekilmesi talep edilmiştir. Ancak anayasal süreçlerin ilerleyebilmesi için şu şartların yerine getirilmesi gerektiği ifade edilmiştir:

·        Esad döneminde Suriye’ye uygulanan yaptırımların kaldırılması (özellikle elektrik ve bankacılık sektörlerinde),

·        Türkiye tarafından sağlanan ve hâlihazırda 150.000 Suriye’deki ev ve kamu binasına verilen elektrik desteğinin artırılması,

·        Göçmenlerin geri dönüşlerinin sağlanabilmesi amacıyla Avrupa ülkelerinden mali destek temin edilmesi,

·        Zengin Körfez ülkelerinin de bu sürece mali ve siyasi destek sağlaması,

·        Tanınan yeni Suriye devletinden sonra HTŞ’nin yönettiği Geçici Hükümetin de uluslararası alanda tanınması.[4]

Türkiye’nin Suriye konusunda öncelikli talepleri arasında:

·        Yeni bir anayasanın ortaya konması,

·        Cihatçı ve PKK gibi örgütlerin Suriye topraklarını kullanmasının ve buralarda barınmalarının önlenmesi,

·        ABD ve İsrail’in ortak talebi doğrultusunda Hizbullah ve İran’a bağlı ağların Suriye içinde güç kazanmasının engellenmesi,

·        Suriye’de yeniden güçlü bir silahlanma sürecine girilmemesi gerekmektedir.

Sonuç

Suriye’deki gelişmelerin yanı sıra, Ortadoğu genelinde de yeni bir oluşum sürecinin yaşandığı görülmektedir. Irak’ta İran etkisinin azalması gündeme gelmiş, ancak İran ile Batı ve İsrail arasındaki ilişkilerin nasıl şekilleneceği henüz netlik kazanmamıştır. Ahmet El Şara hükümeti, Güney Suriye’de zaman zaman Hizbullah güçleriyle çatışmaktadır. Avrupa ülkelerinin diplomatları ve büyükelçileri, Suriye Geçici Hükümeti’ni ziyaret ederek, gelişmelere bağlı olarak yaptırımların kaldırılabileceğini ifade etmiş ve kendi aralarında, Türkiye’yi dışlayarak Suriye’nin geleceğine dair bir toplantı gerçekleştirmişlerdir.

Ahmet El Şara, ilk dış ziyaretini Suudi Arabistan’a yaptıktan sonra Türkiye’ye gelmiş, burada resmi çevreler ve Cumhurbaşkanı ile görüşmeler gerçekleştirmiştir. Güney Kıbrıs Cumhuriyeti temsilcilerinin Suriye Geçici Hükümeti’ni ziyaretleri ve görüşmeler sırasında Kıbrıs bayrağının kullanılması ise Ankara tarafından rahatsızlıkla karşılanmıştır.

Bazı yorumculara göre, Türkiye’nin PKK sorununu çözme girişimleri, Suriye’de SDG ile olan ilişkilerinin de olumlu yönde gelişmesine zemin hazırlayacaktır. Abdullah Öcalan’ın beklenen silahsızlanma çağrısının gerçekleşmesi durumunda, Türkiye’nin SDG’ye yönelik tutumunda değişiklik yaşanması Amerika açısından da rahatlatıcı bir gelişme olarak değerlendirilecektir.[5]

Nitekim 27 Şubat günü öğleden sonra Abdullah Öcalan’ın çağrısı yayınlanmış ve bu çağrıda, tüm grupların silahlarını bırakmaları, PKK’nın kendisini feshetmesi ve Kürt kimliğinin demokratik siyaset içerisinde ifade edilebileceği yeni bir sürecin başlaması istenmiştir. Bu gelişme, Türkiye için yeni ve önemli bir dönemin kapısını aralamıştır. Silahsızlanma ve demokratik çözüm süreci, Türkiye’nin önünde yoğun diplomatik ve siyasi çaba gerektiren yeni bir boyut açmıştır.

Bu çağrıdan sonra Suriye’ye dönecek olursak, Türkiye, daha önce de belirttiği gibi Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunmasını savunmakta ve ülke içerisinde ayrı yapılanmaların oluşmasına karşı çıkmaktadır. Bu doğrultuda, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve MİT Başkanı İbrahim Kalın, Irak’ta Barzani ve Talabani ile çözüm odaklı görüşmeler gerçekleştirmiştir.

Suriye’nin toprak bütünlüğünün önündeki en büyük engellerden biri, İsrail ve onun destekçisi Amerika Birleşik Devletleri’nin mevcut politikalarıdır. Amerika ve İsrail, Suriye’nin kuzeydoğusunda ve işgal altındaki topraklarda fiilen askeri varlık göstermekte ve bölgesel istikrarı zorlaştırmaktadır. Oysa uluslararası hukuka uygun şekilde Suriye’de bulunan iki aktör geçmişte İran ve Rusya olmuştur; bu ülkeler, Esad rejiminin çağrısı üzerine Suriye’ye müdahil olmuşlardır.

Ortadoğu ve Türkiye’nin açılım politikası bağlamında, her gün baş döndürücü hızda gelişmeler yaşanmakta olup, bu durum kapsamlı bir analiz yapmayı ve geleceğe dair net tahminlerde bulunmayı zorlaştırmaktadır. Ancak bu çalışmada ortaya konan perspektifler, ilerleyen dönemde Ortadoğu üzerine çalışacak siyaset bilimciler için daha belirgin ve anlaşılır bir çerçeve sunacak; karmaşık bölgesel yapının olumlu çözümlere ulaşacağı yönünde umut vermeye devam edecektir.


[1] Daniel Williams, Asia Times, 10 Şubat 2025.

[2] 1996’da İsrail’le görüşmeye giden heyette idim. Olayların sonunda iktidara gelen Netanyahu “Power for Peace” dedi (Barış için Güç).

[3] Syrian Power Struggle: Türkiye and ‘İsrael Clash Over ‘David Corridor’ Plan’, https://www.alestiklal.net 10

Aralık 2024., What if: İsrael Created a New Corridor to Euphrate in Syria, Al Haptoor Research

Center, https://habtoorresearch.com,10 Aralık 2024.-Netanyahu Says İsrail won’ Allow Syrian Forces ‘South of

Damascus’, https:// www.voanews.com 23 Şubat 2025., Suwayda Military Council: A New Druze Coalition

Emerges in Syria,Long War Journal, https://longwarjournalorg.24 Şubat2025. 4-Murat Yetkin, ’PKK, SDG Kürt Özerkliği Alırsa Suriye’den Çekilme Nabzı Yokluyor ’Yetkin Report, 17 Ocak 2025

[4] Soner Çagaptay, ’İnside Latest PKK Talks (part 2) İmplications for Turkish and USA Policy’, Policy Watch 4004, epubs@washington institute org. 21 Şubat 2025.

[5] Aaron Y. Zelin and Soner Cagaptay, ’A new Age for Turkish Relations with Syria, Policy watch 4002, 20 Şubat 2025.

img

İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Üyesi

Prof. Dr.
HASAN KÖNİ