YIKIMDAN DÖNÜŞÜME: SURİYE’DE GÜÇ MÜCADELESİ VE TÜRKİYE’NİN BÖLGESEL ROLÜ

Suriye’deki mevcut konjonktür ve gelecekteki olası gelişmeler, Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliği açısından kritik bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Suriye iç savaşının başlangıcından bugüne kadar olan süreç incelendiğinde, yaşanan siyasi ve askeri gelişmelerin bölgesel güvenlik dinamiklerini önemli ölçüde etkilediği görülmektedir.

Suriye’ye Bırakılan Yıkıcı Hasar

2011 yılında Suriye’de başlayan savaşla birlikte, rejim güçleri sivillerin yaşadığı bölgeleri bombalamaya başlamıştır. Özellikle hava saldırıları, Halep gibi şehirlerde yoğun bir şekilde gözlemlenmiştir. Bu saldırılar, bazı bölgelerde ağır, bazı bölgelerde ise daha hafif şiddette gerçekleşmiştir. Hava saldırılarının yanı sıra kara tabanlı operasyonlar da yürütülmüş, bu durum birçok bölgenin riskli olarak tanımlanmasına neden olmuştur.

Bu çatışmalar, yerleşim alanlarının büyük ölçüde tahrip olmasına ve ciddi bir göç dalgasının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Göç, yalnızca savaşın doğrudan etkisiyle değil, altyapının çökmesi ve yaşam koşullarının ağırlaşmasıyla da tetiklenmiştir.

Suriyeli Mülteciler

Suriye krizinin insani boyutu, savaşın 12. yılı itibarıyla daha da derinleşmiştir. 2022 verilerine göre, 131 ülkede 6,5 milyon Suriyeli göçmen bulunurken, 13,5 milyon kişi ülkesinde yerinden edilmiştir. Bu durum, uluslararası toplumun çözüm üretme gerekliliğini bir kez daha ortaya koymaktadır.

Birleşmiş Milletler ve Türkiye İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Başkanlığı verileri, Suriye kaynaklı göçün boyutunu gözler önüne sermektedir. Türkiye’de kayıtlı Suriyeli mülteci sayısı yaklaşık 3,1 milyon olarak bildirilirken, BM kayıtlarında bu sayı 3,7 milyon olarak geçmektedir. Aradaki farkın bir kısmı Avrupa’ya göç etmiş, bir kısmı ise kayıt dışı kalmıştır. Lübnan ve Ürdün, Suriyeli mültecilerin yoğun olarak yaşadığı diğer ülkeler arasındadır. Lübnan’da 814 bin, Ürdün’de ise 660 bin mülteci bulunmaktadır.

Türkiye’deki 3,1 milyon Suriyeli mülteci içinde 1,5 ila 2 milyonu, koşullar iyileşirse ülkelerine dönmeyi planlamaktadır. Lübnan’daki Suriyeli mültecilerin büyük kısmı mevcut durumlarından memnun olup geri dönme niyetinde değildir. Avrupa’ya göç eden Suriyelilerin ise %97’si geri dönmeyi düşünmemektedir. BM verileri, bu eğilimi desteklemektedir.

Öte yandan, Suriye içinde yerinden edilenlerin %92’si, şartlar düzelirse kendi şehirlerine geri dönmek istemektedir. Yurt dışına göç edenler arasında ise bu oran %62’ye düşerken, %38’i kalıcı olarak bulundukları ülkede yaşamayı tercih etmektedir.

2011’de başlayan Suriye iç savaşı, 2024 yılına kadar devam etmiş ve yıkıcı etkiler yaratmıştır. Savaşta yaklaşık 600 bin kişinin hayatını kaybettiği tahmin edilmekte, bazı raporlar bu sayının 1 milyona ulaşabileceğini öne sürmektedir. Savaş nedeniyle 7,8 milyon kişi ülke içinde yer değiştirirken, 5,5 milyon kişi de ülke dışına göç etmiştir. Bu durum, bölgede ciddi bir insani kriz yaratmış ve tüm coğrafyayı etkilemiştir.

2011-2024 Yılları Arası 13 Yıl Süren Suriye’deki İç Savaş ve Türkiye’nin Yapmış Olduğu Harekatlar

Türkiye, güvenlik politikalarını sınır güvenliğini sağlamak amacıyla bir dizi stratejik operasyonla güçlendirmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri, M-4 karayoluna kadar ilerleyerek sınırlarının 911 kilometre arasında güvenlik önlemlerini artırmak için operasyonlar başlatmıştır.

2011 öncesi Türk nüfusunun yoğun olduğu bölgeler Halep ve Tel Abyad iken, Kürt nüfusunun bulunduğu yerler ise Kamışlı ve Resulayn’ın doğusundaki coğrafyalarla sınırlıdır. Eylül 2023 verilerine göre, Kürt nüfusunun yoğun olduğu alanlar, özellikle Münbiç ve çevresindeki stratejik noktaları kapsamaktadır. Münbiç, Teşrin Barajı’nın sol tarafında yer almakta ve 30 km çapındadır. Barajın sağında ise Akköy ve Kobani şehirleri bulunur. Bu bölgelerde bir nüfus transferi olduğu gözlemlenmektedir. Yeşil renk, Arap nüfusunun yoğun olduğu bölgeleri, mavi renk ise Türkmen nüfusunun yoğun olduğu yerleşim alanlarını göstermektedir.

M-4 Karayolu, doğuda Lazkiye limanından başlayıp İdlib, Halep, Ayn El-Arap, Kamışlı gibi şehirlerden geçerek Musul’a uzanan ve Kuzey Suriye için kritik öneme sahip bir güzergâhtır. Bu hattın kontrolü, Türkmen bölgelerinin güvenliği açısından önemlidir ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kuzey Suriye operasyonlarını şekillendiren unsurlardan biridir. Özellikle M-4 Karayolu, bölgedeki ticaretin ana arterlerinden biri olarak stratejik bir rol oynamaktadır.

Türk Silahlı Kuvvetleri, bu yolu kontrol altına alarak bölgedeki güvenliği sağlamak için Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Bahar Kalkanı ve diğer askeri harekâtları yürütmüştür. Fırat Kalkanı Harekatı öncesi Haziran-Ağustos arasında 17 Türk askeri şehit olmuştur. Harekatın ardından, 24 Ağustos ile 29 Mart arasında 17 daha şehit verilmiştir. 7 Ekim’de başlatılan yeni harekâtta ise 70-84 arasında şehit verilmiş, Zeytin Dalı Harekatı’nda ise 61 şehit olmuştur. Bahar Kalkanı Harekatı’nda ise 5 şehit verilmiştir. Bu operasyonlarda toplamda yaklaşık 300 şehit verilmiştir. Türkiye’nin ulusal güvenliği için Suriye’deki savaş büyük bir öneme sahiptir.

27 Kasım 2024 Harekatı ve Esad Rejiminin Çöküşü

ABD’nin Bölgedeki Varlığı

Harekattan önce Amerikan ordusunun bölgede büyük hareket birlikleriyle yer aldığı gözlemlenmiştir. 27 Kasım günü Ahmed eş-Şara'nın liderliğindeki HTŞ'nin operasyonu, Amerikan ordusunun pozisyonunun bulunduğu bir döneme denk gelmiştir. Amerikan ordusunun Suriye’deki askeri üsleri dikkatle incelenmiştir; 32 askeri yerleşim noktasından 17'si askeri üs, 15'i ise kontrol noktalarıdır. Pentagon Sözcüsü Ryder, Suriye’deki Amerikan askeri varlığının 900 olarak duyurulduğunu ancak yapılan son incelemeler sonucunda gerçek sayının 2.000 olduğunu belirtmiştir. Bu askerlerin 900’ü düzenli birliklerden, 1.100'ü ise "Geçici Rotasyon Gücü"ndendir.

ABD’nin Ortadoğu’da Umman Körfezi ve Doğu Akdeniz’de iki uçak gemisi taarruz grubu bulunmaktadır. Bu bağlamda, harekâtın arkasında Amerika'nın da büyük bir etkisi olduğu söylenebilir.

Türkiye’nin Bölgedeki Varlığı

Türkiye'nin bu konumda nasıl bir askeri duruş sergilediği ise dikkatle incelenmesi gereken bir diğer önemli unsurdur. Türkiye, özellikle bu bölgedeki askeri varlığını yoğunlaştırmıştır. Görülen kırmızı noktalar, Türk askeri birliklerinin yerleşim alanlarını temsil etmektedir. Çünkü bu bölgede çatışmalar yoğun olarak devam etmektedir.

27 Kasım’da HTŞ adı verilen örgütün önderliğinde başlayan devinim Esat Hükümeti’nin devrilmesi ile sonuçlanmıştır. HTŞ’nin öncülemiş olduğu bu harekete diğer muhalif gruplarda destek vermiş olup organize bir harekât gözlemlenmiştir. Bununla beraber Türk ordusunun ve Türk hükümetinin harekât öncesindeki hareket esnasındaki ve harekât sonrasındaki tavrı bu devinimin arkasında bulunduğunu ispat eder niteliktedir.

Mevcut Durum

Güncel durumda, Suriye’nin köklü ailelerinden biri olan eş-Şara ailesine mensup Ahmet eş-Şara’nın Suriye hükümetinin başında olduğu görülmektedir. Eş-Şara ailesi, özellikle dışişleri başta olmak üzere devletin önemli kademelerinde görev almış bir ailedir. Ahmed eş-Şara’nın da nitelikli bir eğitimden geçtiği ve devlet görevlerine hazırlanarak yetiştirildiği bilinmektedir. Bu nedenle, onu basit bir örgüt lideri olarak değil, köklü ve nitelikli bir ailenin yetiştirdiği bir devlet adamı olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Ahmed eş-Şara’nın liderliğindeki Suriye hükümetinin hakimiyet alanı, Fırat Nehri’nin doğusundaki toprakları kapsamaktadır. Ancak, Golan Tepeleri ve Harmon Dağı gibi bölgelerde İsrail’in hakimiyeti devam etmektedir. Bununla birlikte, Suriye’nin kuzeyinde iki önemli noktada Türk ordusunun varlığı sürmekte olup, bu durum Suriye hükümeti tarafından dostane bir şekilde tanımlanmaktadır.

Önümüzdeki dönemde, Fırat’ın doğusunda hakimiyetini sürdüren YPG/PYD ile Suriye hükümeti arasında çatışma veya uzlaşma ihtimali bulunmaktadır. Bu süreçte, bölgedeki güçler kendi çıkarları doğrultusunda politikalar izleyerek bölgenin geleceğini şekillendirecektir. Bu durum hem Suriye’nin iç dinamiklerini hem de bölgesel dengeleri etkileyecek önemli bir gelişme olarak öne çıkmaktadır.

Sonuç

Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunarak, ülkenin tamamının Suriye hükümet güçlerinin kontrolüne girmesini istemektedir. YPG’nin silah bırakmasını ve yabancı silahlı grupların bölgeden çıkmasını talep etmektedir. Ayrıca, Türkiye’deki üç milyondan fazla Suriyelinin güvenli şekilde geri dönmesini sağlamak da önceliklidir. Türkiye, Suriye’deki yeni yönetimde söz sahibi olmayı ve altyapı, imar projelerinde etkin rol oynamayı hedeflemektedir.

PKK/PYD unsurlarını etkisiz hale getirmeyi amaçlayan Türkiye, Abdullah Öcalan’ı stratejik bir araç olarak kullanmayı planlamaktadır. Ancak, YPG silah bırakmaya sıcak bakmamaktadır. Bu durum, Fırat’ın doğusu ile batısı arasında uzun süreli çatışma riskini doğurabilir. Türkiye, Libya örneğinde olduğu gibi, uzun süreli bir savaşın bölgedeki istikrarsızlığı kalıcı hale getirmesini istememektedir.

Rusya ve İran, Suriye’de savaş çıkmasını desteklerken, ABD ve İsrail doğrudan bir savaş istememektedir; ancak PYD’nin varlığının korunmasını savunmaktadır. Avrupa Birliği ise, Almanya ve Fransa, Türkiye’nin Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan modeline destek verirken, Fransa YPG’nin silahsızlandırılması yerine, yeniden inşa sürecine entegre edilmesini savunmaktadır.

Netice itibariyle, 10 Mart 2025’te PYD ile Suriye hükümeti arasında yapılan ön anlaşma gereği, PYD unsurlarının Suriye ordusuna katılmasına karar verilmiştir. Ancak, 8 maddeden oluşan bu anlaşmaların herhangi bir maddesinde çıkabilecek olası anlaşmazlıklarda bu katılım sağlanamayabilirse o zaman gelecekte aynı çatışma riskinden bahsetmek mümkün olacaktır.


img

TESAM Genel Başkanı

Dr.
İLYAS BOZKURT