DEMOKRATİKLEŞME VE ÖZGÜRLÜKLERİN KULLANIMINDA POPÜLİZM TEHDİDİ: VATANDAŞ İRADESİNİN İPOTEK ALTINA ALINMASI
XXI. yüzyıl, küreselleşmenin doruğa çıktığı, aynı zamanda en sert krizlerini yaşadığı bir çağdır. Küreselleşme, dünya ekonomilerini, kültürlerini ve siyasetlerini birbirine daha önce benzeri görülmemiş şekilde bağlamaktadır.
Bu süreç, ülkeler arasında iş birliği ve entegre piyasalara olanak sağlarken aynı zamanda sosyoekonomik eşitsizlikleri derinleştirmekte ve yerel kimliklerde krizlere yol açmaktadır. Başlangıçta dünya ekonomilerini birbirine bağlayan, kültürel alışverişi hızlandıran ve teknolojik gelişmeleri yaygınlaştıran küreselleşme; günümüzde kimlik aşındırıcı etkileri, ekonomik eşitsizlikleri derinleştirmesi ve ulusal egemenlikleri zayıflatması nedeniyle yeniden sorgulanmaktadır.
Küreselleşmenin kriz ortamında yükselen en önemli olumsuz boyutu hiç şüphesiz popülizmdir. Popülizmin yükselişi sadece demokratik değerler açısından değil, ekonomik dengeler ve toplumsal adalet açısından da ciddi tehlikeler barındırmaktadır. Popülizm, toplumun farklı kesimlerini basit karşıtlıklar üzerinden kutuplaştırarak kısa vadeli siyasi kazançlar elde etmeye çalışan bir algı yöntemi olarak değerlendirilebilir. Ancak bu yöntem, uzun vadede hem demokratik kurumları zayıflatmakta hem de toplumsal barışı tehdit edecek bir nitelik arz etmektedir.
Popülizm, karmaşık sorunlara basit çözümler sunarak ve halk adına elitlere karşı bir mücadele söylemi geliştirerek geniş kitlelerin desteğini kazanma çabasından başka bir şey değildir. Başka bir ifadeyle popülizm; kendisini “halkın gerçek temsilcisi” olarak gören kesimlerin, toplumun karmaşık sorunlarını basitleştirerek sunduğu, çözüm gibi görünen konuları sulandırma yöntemidir. Popülizmin temel özelliği, karmaşık yapıları sadeleştirerek gerçeklikten kopmasıdır. Bu yaklaşımda çoğunluğun hoşuna gidecek sloganlar öne çıkar, yapısal çözümler göz ardı edilir ve büyük kitleler manipüle edilerek gerçeğin üstü örtülmeye çalışılır.
Popülizmin en tehlikeli yönlerinden biri, gerçeklikten kopuk, duygusal ve bölücü bir dil kullanmasıdır. Popülist çıkar grupları, sorumluluğu sistemin derin ekonomik çelişkilerinde değil “seçilen hedef kitlelerde” arayarak, toplumsal öfkeyi manipüle ederek yönlendirmeye çalışmaktadır. Yani popülist kişi ve kurumlar, mevcut sorunların sorumluluğunu genellikle belirli gruplara yükleyerek oluşturdukları algıyla, çeşitli kişi veya kurumların yargılama olmaksızın suçlu ilan edilmelerinin önünü açar. Bu durum, toplumsal uyuma zarar verirken nefret söylemini körükleyerek toplumsal çatışmaya zemin hazırlar. Bu yaklaşım hem problemin esasında yatan nedenlerin görmezden gelinmesine hem de toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesine yol açar. Popülist manipülatörler, algı yöneticileri ve bilhassa siyasetçiler, kendi çıkarlarına uygun olarak çeşitli grupların aleyhine propaganda yapmaktan çekinmezler. Türkiye’de ve birçok ülkede sıkça görülen bir örnek, ev sahibi-kiracı sorunlarında, ev sahiplerinin aleyhine yürütülen yanıltıcı kampanyalardır.
Popülizmin en bariz örneklerinden biri olan ev sahibi–kiracı anlaşmazlıklarında, popülizmin yıkıcı zararları net olarak görülmektedir. Ekonomik krizlerin tetiklediği yüksek enflasyon ortamında kiraların hızlı yükselmesi, ciddi bir toplumsal mesele hâline gelmiştir. Bu noktada bazı siyasetçiler, sorunun temelinde yatan ekonomik istikrarsızlıkları gidermek ve ülkeye ithal edilen geçici sığınmacıları ülkelerine göndermek yerine kolay ve oy kazandırıcı bir yol seçerek; kiracıların yanında görünmeyi ve ev sahiplerini toplumun “haksız çıkarcı” kesimi gibi lanse etmeyi görev addetmişlerdir. Dolayısıyla ev sahibi–kiracı anlaşmazlıkları gibi yerel ve karmaşık sorunlarda popülist çıkar grupları, ev sahiplerini “sömürücü elitler” olarak lanse edip kiracıların lehine tek taraflı bir propaganda yapmaktan geri durmamaktadır. Bazı popülist söylemler, ev sahiplerini sorumsuz ve haksız kazanç peşinde koşan düşmanlar gibi gösterir. Bu çarpıtma, gerçek sorunların üstünü kapatır ve sosyal gerilimi artırır. Hâlbuki ev sahipleri içerisinde, yetersiz emekli maaşı sebebiyle aylık gelirine destek olmaktan başka amacı gütmeyen ihtiyaç sahipleri olduğu gibi; başını sokacak bir ev alan fakat satın aldığı evin içerisindeki kiracının çıkmamak için direnmesiyle yıllarca mahkemelerde sürünenler de bulunabilmektedir. Hatta hükümetin yanlış kira artırımı politikası olarak iki yıl üst üste %25 kira sınırlaması sebebiyle, kendisi kirada on binler öderken kiracısından 3.000–5.000 TL kira alan ve mağduriyet yaşayanlar da bulunmaktadır.
Bu tür popülist söylemler, gerçek ekonomik dengesizlikleri göz ardı ederek sorunun özünü basit bir “haklı–haksız” mücadelesine indirgemekte; ev sahiplerinin mülkiyet hakları, yatırım riskleri veya artan maliyetleri gibi meşru kaygıları görmezden gelmektedir. Bu durum sadece ev sahiplerini değil, genel olarak mülkiyet hakkı ve piyasa ekonomisinin temel prensiplerini de zayıflatır. Kiracıların haklı talepleri dahi popülist söylem tarafından kendi siyasi amaçları doğrultusunda araçsallaştırılır. Bu yaklaşım, kısa vadede kiracıların sempatisini toplasa da uzun vadede mülkiyet hakkını zedeleyen, yatırım ortamını daraltan ve sosyal barışı yıpratan bir sonuç doğurmaktadır.
Popülizmin bir diğer yönü, bilgi ve liyakat sahibi kesimlerin itibarsızlaştırılmasıdır; kısaca akademik ve entelektüel çevrelerin hedef alınmasıdır. Bazı popülist söylemler, akademik özgürlüğü ve eleştirel düşünceyi kısıtlayarak akademisyenlerin ve genç kuşakların bilimsel ve sosyal birikimden mahrum bırakılmasına yönelik sistematik çabalar içerisinde bulunur. Bu durum, toplumun ileriye dönük gelişmesini engellemekle kalmaz; aynı zamanda ekonomik ve sosyal fakirleşmeyi kalıcı hâle getirir. “Bilinçli fakirleştirme”, sadece ekonomik kaynaklardan mahrumiyet değil, entelektüel kaynakların daraltılması anlamına da gelir. Böylece halk, eğitimsiz bırakılarak demokratik maslahatlar yerine popülist manipülasyonlara açık hâle gelir.
Akademisyenler, toplumların zihinsel ufkunu genişleten, bilimsel gelişmeleri sağlayan ve gelecek nesilleri yetiştiren en kritik toplumsal aktörlerdir. Ancak popülist siyasetin doğası, sorgulayıcı aklı ve eleştirel düşünceyi tehdit olarak algılar. Çünkü popülist kesimler, kendi sloganlarının sorgusuz bir biçimde kabul edilmesini ister; oysa akademik camia doğal olarak eleştirir, analiz eder ve alternatif çözümler üretir. Popülistler, genellikle bilimsel verileri, uzman görüşlerini ve eleştirel düşünceyi kendi söylemlerine tehdit olarak görürler. Bu nedenle akademisyenleri ve aydınları elitist, halktan kopuk veya hain olarak yaftalamak, popülist stratejinin önemli bir parçası olagelmiştir. Hatta bazı durumlarda akademisyenlerin bilinçli olarak fakirleştirilmesine yönelik çabalar dahi görülmektedir. Pek çok ülkede akademisyenler, bilinçli bir şekilde hem ekonomik hem de sosyal açıdan zayıflatılmaktadır. Düşük maaşlar, güvencesiz çalışma koşulları ve itibarsızlaştırıcı söylemlerle akademisyenler, adeta toplumun gözünde değersizleştirilmektedir.
Üniversite bütçelerinin kısılması, araştırma fonlarının azaltılması, akademik özgürlüklerin kısıtlanması ve akademisyenlerin toplumdaki saygınlığını zedelemeye yönelik kampanyalar, bu stratejinin bir parçası olabilir. Bu durumun temel amacı, toplumun eleştirel düşünme kapasitesini zayıflatmak ve popülist liderlerin sorgulanmadan kabul edilmesini sağlamaktır. Bilgiye erişimin kısıtlanması ve uzmanların itibarsızlaştırılması, uzun vadede toplumu hem bilimsel hem de ahlaki açıdan geriye götürecektir. Fakirleştirilen bir akademisyen topluluğu, bağımsız araştırmalar yapma ve topluma rehberlik etme gücünü yitirecektir. Kısaca akademisyenlerin fakirleştirilmesi yalnızca bu meslek grubunu değil, aslında bütün bir toplumun geleceğini rehin alan bir uygulamadır. Çünkü bilim insanlarının üretim gücü azaldığında toplumun bilgi temelli ilerleme şansı da yok olur.
Ev sahibi–kiracı anlaşmazlıklarında tek taraflı propaganda yapılması veya akademisyenlerin bilinçli olarak itibarsızlaştırılması ve fakirleştirilmesi gibi örnekler, popülizmin toplumsal dokuya verdiği zararın somut göstergeleridir. Bu tehditlerle başa çıkabilmek için eleştirel düşünceyi teşvik etmek, bilgiye erişimi güvence altına almak ve popülist söylemlerin ardındaki manipülasyonları deşifre etmek büyük önem taşımaktadır. Aksi takdirde küreselleşmenin krizi, yerini popülizmin körüklediği daha karanlık bir geleceğe bırakabilir.
Küreselleşmenin getirdiği sınır aşan sorunlara, popülizmin içe kapanan ve basitleştiren anlayışıyla değil; çoğulcu, şeffaf ve bilimsel politikalarla cevap verilmelidir. Toplumsal kutuplaşmanın önüne geçmek, ekonomik düzenlemeleri dengede tutmak ve akademik özgürlüğü korumak, demokratik toplumların temel öncelikleri olmalıdır. Ancak bu koşullar sağlanmadığında popülizmin kriz yaratan etkileri, hükümetlerin gücünü zayıflatırken toplumun genel refahını da geri çekmektedir.
Popülizmin yükselişi, küreselleşmenin krizinin en tehlikeli boyutlarından biridir. Küreselleşme, küresel sorunlara ortak çözümler gerektirirken popülizm, dar ulusal ve kısa vadeli çıkarları öne çıkarmaktadır. İklim değişikliği, göç dalgaları ve salgın hastalıklar gibi sınır tanımayan sorunlar, küresel iş birliği olmadan çözülemez. Ancak popülist söylemler, toplumları içine kapanmaya, diğer ulusları suçlamaya ve ortak çözümlerden uzaklaşmaya itmektedir.
Bunun yanı sıra popülizm, yeni tehditlerin doğmasına da zemin hazırlamaktadır. Toplumsal kutuplaşma, hukuk sisteminin siyasallaşması, mülkiyet haklarının zedelenmesi ve entelektüel sermayenin çökertilmesi sadece bugünün değil, geleceğin de en büyük tehditleridir. Bu tehditlerin en yıkıcı sonucu ise toplumsal güvenin çökmesidir. Toplumda bireyler birbirini, devlet ise kendi vatandaşlarını potansiyel düşman gibi görmeye başladığında sosyal bağlar çözülür ve kaos ortamı oluşur.
Sonuç olarak küreselleşmenin krizi, sadece ekonomik boyutlu değildir; siyasal ve kültürel boyutlarıyla da toplumları derinden sarsmaktadır. Bu krizin en belirgin yüzü olan popülizm, kısa vadeli oy hesapları uğruna toplumsal barışı zedelemektedir. Oysa sağlıklı bir gelecek için ihtiyaç duyulan şey, kutuplaştırıcı popülist söylemler değil; adil hukuk düzeni, bilgiye saygı ve liyakate dayalı sosyal politikalardır.
Küreselleşmenin sunduğu imkânlardan faydalanabilmek ancak bu krizlere karşı akılcı, uzun vadeli ve adalet merkezli çözümler üretebilmekle mümkündür. Popülizmin cazip sloganları bir gün unutulur; ancak onun topluma verdiği zararlar nesiller boyu sürebilir. Dolayısıyla bugün atılması gereken en önemli adım, popülizmin yükselişine karşı demokratik kurumları güçlendirmek, mülkiyet haklarını ve akademik özgürlükleri korumak ve toplumsal barışı gerçek adalet temelinde yeniden inşa etmektir.


